SEN ŞAHİT OL Kİ, BİZ MÜSLÜMANLARDANIZ...
SEN ŞAHİT OL Kİ,
BİZ MÜSLÜMANLARDANIZ..
Evren'de zaman yırtılmış, umut barajı taşmış, seller dereler halinde dört bir yanı işgal etmiş, tuz kokmamış, su çürümemişti.
Toprağın serinliği, rüzgarın fısıldayışları, gökyüzünün maviliği, başı mor dumanlı dağların grileşmeye yüz tutmuş çehreleri, güneşin tepelerin ardında usul usul kayboluşu, altın varaklı çerçevenin içine itinayla yerleştirilmiş gibi muhteşem görünüyor, şimdi vakit kızıla gebeydi, bütün kuşlar seyrüsefer ediyordu aşiyanlara...
Uçsuz bucaksız üzüm bağlarına, ayçiçek tarlalarına , şeftali ağaçlarına, lavanta bahçelerine, erguvanların morumsu pembe renklerine, okyanusun derinliklerine, denizin tuzlu dalgalarına, kitapların tozlu raflarına, incir ağaçlarına konan kırlangıçlara, homurdanarak ateş saçan yanardağlara, perdeyi çeker gibi karanlıklar çöktü sessizce ve derinden.. ..
Tefekkür, insanın hatalarını - günahlarını, yaratılmış mahlukları, kainatı ve var oluş sebebini düşünmek, temaşa etmek Allahü teâlânın yarattığı şeylerden ibret almaktır.
▪️“Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardından gelişinde (uzayıp kısalmasında) akıl sahipleri için elbette ibret verici deliller var”
(Alî İmran Suresi / 190.Ayet)
Yüreksel boyuta geçip derinlemesine düşününce görüyoruz ki, bilgelikle masumiyet arasında açıklanması mümkün olmayan nazenin sınırlar içerisinde inanılmaz derecede olağanüstü bir bağ var. Şuncacık hayatın zaman akışında, aslında satır aralarında yaşanan biçimsel olaylar rengarenk kare fotoğraflar ne öyle- ne böyle hayatın özünü tamamen yansıtamıyor. Tabiki satır aralarındaki noktalar - virgüller acısıyla tatlısıyla benliğimizde tadlar bırakıyor. Katiyen benzemeyen tanımlanamaz hazlar bunlar. Geceler ışıklarını yakmış yüzen bir gemiyi andırırken, hüzün ambarlarının lombozlarından sızan sararmış ışıklar batıyorken karanlık sulara, perdeler kalkıyor kapılar aralanıyor, hızla yol alan bir trenin içinde kayıp gidiyor ardımızda bıraktıklarımız. Yürek penceresinden baktığımızda, gerçekler ile yüzleşme zamanı akıverdi avuçlara. Önce fısıltı halinde başlıyor, ardından sel gibi kükreyerek,sanatla ve hikmetle yaratılan Kainata
yayılıyor.
▪️“Subhânekellâhumme ve bi hamdik ve tebârekesmuk ve teâlâ cedduk ve lâ ilâhe ğayruk”
Allah'ım! Sen eksik sıfatlardan pak ve münezzeh - uzaksın. Seni daima noksan sıfatlardan tenzih eder ve şanını överim.
Rivayet edilir ki yüce Rabbimiz Allah (C.C) meleklere arşı kaldırın diye emir verir. Ancak melekler arşı kaldıramaz. Bu hal üzerine Allah Azze ve Celle, meleklere Sübhaneke duasını okumalarını emreder. ve SUBHANEKE duasını okuyan melekler arşı kaldırmayı başarırlar.
Biz müminlerde Sübhaneke Duası ile Nefis ve Şeytanın, üzerimize serpmiş olduğu ölü toprağının kaldırılmasını, manevi haz ile yoğrulmamızı bütün güç ve iradenin yalnızca kendisinde toplanmış olan o yüce makamdan, doğmamış, doğrulmamış, eşi ve benzeri olmayan, kainatın sahibinden bu duanın hürmetine kaldırmasını talep ederek kaldırılacağına şeksiz şüphesiz İMAN ederiz.
Sözlükte "güven içinde bulunmak, korkusuz olmak" anlamındaki EMN (emân) kökünden türeyen İMAN güven duygusu içinde tasdik etmek, inanmak" demek. "Sağlamlaştırmak, kesin karar vermek, tasdik etmek" mânasındaki akd kökünden türeyen İTİKAT "iman" karşılığında kullanılırken, terim olarak iman Allah’tan vahiy yoluyla aldığı bilgileri ve emirleri insanlığı hak dine çağırmakla görevlendirilen peygamberleri ve onlara indirilen kitapları tasdik etmek şeksiz şüphesiz inanmak" diye tanımlanır.
Bu inanca sahip bulunan kimseye MÜ’MİN, İslâm dinini kabul eden, Allah'a teslim olmuş, inancının gereğini tam bir teslimiyetle yerine getiren kişiye de müslüman denir.
Müslüman ile mümin kelimesinin arasındaki fark Müslüman, daha çok, İslam'ın ahkam - hükümler ve muamelat yani amel ve ibadetlere bakar. Mümin ise, islam’ın iman ve inanç yönünü temsil eder.
Ayrıca Türkçe'mizde MÜSLİM kelimesinin Farsça kurala göre çoğulu olan
Özünde - sözünde İNSAN - MÜSLÜMAN da (müslimân) bu anlamda kullanılmaktadır.
ZAMAN YARATILMIŞTIR..
▪️Yüce Allah’ın zaman ve mekândan MÜNEZZEH oluşu, O’nun hiçbir şekilde zaman ve mekânla ilişkilendirilmemesi demektir. Zira zaman ve mekân mahluktur yani yaratılmıştır. KAİNATIN - Alemlerin rabbi yüce Allah ise yaratıcıdır.
Dolayısıyla O tüm yaratılmışlara has özelliklerden münezzeh yani uzaktır. MEKAN, varlık ve nesnelerin bulunduğu yerdir. Mesela bir meyve dallanıp budaklanmış ağaçta, ağaç rengarenk örtüye bürünmüş bahçede, bahçe suların şırıl şırıl aktığı bereketli bir bölgede, bölge herhangi bir şehirde, şehir herhangi bir ülkede, ülke Allah Teâla tarafından belirlenen süre sonuna - kıyamet kopuncaya kadar dünyada, uzaydan masmavi bir bilye olarak görünen dünyamız güneş sisteminde, güneş sistemi
10 trilyon km çapında yani yaklaşık 100000 ışık yılı uzaklığı genişliğinde, Orion - Avcı Kolu, Milky Way olarak da adlandırılan Samanyolu Galaksisinde, galaksiler ise sonsuz gibi görünen ama bir sonu olan uzayda bulunmaktadır. Bunların hepsi mahlûk, yani yaratılmış şeylerdir. Zamana gelince ZAMAN varlıklardaki hareketliliğin birimsel olarak ifade edilmesi olup VARLIKTAN ayrı bir şey değildir. Kısacası mahlûk - mahlukat yaratılmış bir şeydir.
Yüceler yücesi Rabbimiz, insanları ilk yarattığında bütün insanlar küfürden uzak, mücerred - hâlis, saf, tertemizdi.
“Kalu Bela -Bezm-i Elest’te
yaratıcı olarak insanlardan rububiyetine dair söz almıştı. Rububiyet kainatın işleyişindeki fiileri ve Allah'ın bu fiillerle eşyayı terbiye edişidir. Kalu Bela, Allah'ın ruhlara ''Elestü bi Rabbiküm'' yani ''Ben sizin Rabbiniz değil miyim ? '' diye sorduğu yerdir. Ruhlar bu soruya ''Bela'' yani ''evet'' cevabını vermiştir. Kalu Beladan beri müslümanım) demek, (Ruhlarımızın "Evet" dedikleri zamandan beri müslümanım) demektir.
Bu söz insanlar tarafından hatırlanmasa bile vicdan denilen bir duygu olarak Alemlerin rabbi yüce Allah tarafından fıtrata yerleştirilmiştir. Velhasıl kelam insanlar dünyaya gelirken, fıtratlarına yerleştirilmiş olan bu ikrar ve inanç üzere yaratılmışlardır. Peygamber efendimiz (sav) şöyle buyurmuştur:
“Her doğan fıtrat üzere doğar. Sonra anne babası onu Yahudi yahut Hıristiyan veya Mecûsî yapar…”
Nitekim, her doğan çocuğun fıtrat üzere doğması da bu hadisi şerifle bire bir örtüşmektedir. Böylece insan doğasında Allah’a ve O’nun koymuş olduğu esaslara karşı bil-kuvve / kabiliyet temayül - eğilim oluşur. İslam’ın fitrî ve aslî bir din olması sebebiyle, tabii şekilde oluşan dinî his ile fıtrata dayalı söylemler arasında bir uyuşmazlık asla söz konusu değildir. Bundan dolayı vicdanı körelmeyen ve aklı ifsat - karışık olmayan aklıselim, kalbiselim fıtrat sahibi her insan inanmaya meyillidir. Gayb âleminde verilen bu söz, müşâhede âleminde bilgi ile temellendirilmiş, duygularla yoğrularak, ibadetlerle geliştirilerek Allah’ın ulûhiyetine dair bir imana ulaşmakla taçlandırılır.
Bireysel gelişim beşikten mezara değin bütün bir hayat boyunca devam eder. Tabiki bireyin gelişiminde biyolojik temel, doğuştan getirilen gensel özelliklerin hem de sosyal çevrenin rolü büyüktür. Bundan dolayı insanın gelişim süreci, bir bütün içinde ele alınır. İnsanın gelişim sürecinde en önemli duygu, güvendir. İman kavramının özü güvendir. İslâm’ın inşa ettiği ilk şey Allah’a ve Resûlüne tam bir güven ve teslimiyete dayalı olan imandır.
İman kavramında güvenmek, itikat kavramında ise gönülden bağlanmak anlamı öne çıkarken bazen iman ve itikat kavramlarını eş anlamlı olarak kullanılır. İmanın güvene dayalı duygu boyutu olduğu gibi düşünce boyutu yani zihnî bir hükmü kabul etme (tasdik) manasında itikat boyutudur. İman, Türkçe’de “inanmak” anlamına gelip, haber verenin haberini kalple tasdik etmektir. “Allah’a iman ettim” ifadesi, sözel bir inancı ifade etmez, inananın yüreğinden coşup gelen saygı uyandıran bir teslimiyeti sadakati ifade eder.
Kalbin amelleri denilen şeyler, imanın duygu boyutunu içerisine girer. Yaratılış sevgi demektir. Allah ile kul arasındaki münasebetin özünde ise O’na duyulan sevgi vardı. Bu yüzden vefa kelimesinin ikinci anlamı olan “Sevgi, dostluk ve bağlılıkta sebat” İslamının temel taşıdır. Mü’minlerin, Allah anıldığı zaman kalplerinin titremesi ve Rablerine güvenip tevekkül etmeleri imanın duygu frekansını işaret eder. Tefekküre vurgu yapan, imanı sağlam temeller üzerine oturtan akıl ve aklın ürettiği bilgiler, imanın düşünce boyutunu içermektedir. Aklın ve kalbin tatmin olması için Hazreti İbrahim’in ölüleri Allah’ın nasıl dirildiğini rabbinden göstermesini dilemesi, göklerin ve yerin yaratılışı hakkında nazar ve tefekkürü emreden ayetler imanın düşünce derinliğini işaret eder. Namaz Oruç ve zekât gibi eylemler ise imana delil olması hasebiyle imanın davranış boyutunu temsil etmektedir.
▪️Kur’ân’ı Kerim’de Yüce Rabbimiz şöyle buyuruyor:
"Ey iman edenler! Allah yolunda sefere çıktığınız zaman, gerekli araştırmayı yapın. Size selâm veren kimseye, dünya hayatının geçici menfaatine (ganimete) göz dikerek, “Sen mü’min değilsin” demeyin. Allah katında pek çok ganimetler vardır. Daha önce siz de öyle idiniz de Allah size lütufta bulundu. Onun için iyice araştırın. Çünkü Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır."
Bu ayeti kerime "Ben Müslümanım" diyen kimseye “Sen Müslüman değilsin” demeyi nehyetmiştir.
▪️Onsekizbin alemin tek sahibinin ve manevi aşkın hissedilmediği gönüllerde, şeytan Ve nefsin oyuncağı olan insan insana her zaman tuzak kurdu.
Bu fani dünyada parasını ödeyip satın aldı mekana sığamadı insan, toprak ona dar, geçici sevgiler yâr oldu. Halbuki insan sadece kutsi ruhun zerrelerinden bir aynaydı. Zaman zaman söndü, an geldi aydınlanıp o kutsal ışığı gördü. Varlığa geldi de, hazreti Yusuf Aleyhisselam gibi hakikat salıncağının üzerinde ki bir rüyaya tutundu. O şiirlere konu olan doyumsuz gözleri vakti gelince toprakla doldu.
Fi tarihinde kırık dökük antik zamanın elinde, birileri tarafından köşe taşına sıkıştırılmış bir not dile gelir ve der ki;
“ EY YOLCU !
Niceleri gelip geçtiler, mevsimler değişti, güneş doğdu Ve battı. Sürmeli gözler, al yanaklar LAHİTLERDE toprak oldular.
Mülk edinilemeyen bu dünyayı mülk edinirken hatırla ki, bu alemden her beden için göç vakti vardır.
İşte şimdi manevi bir göç anı, RAMAZAN.. insanlık, takvim yaprağının sararmış kapıları ardından felekten feleğe geçerken, ne kadar kötürüm- karanlık kalsa da, bu ahir zaman denilen süreçte eskisinden daha çok ihtiyacımız olacak fenerli kalp pusulamıza.
•Gayb’ın Atları dolanırken dörtnala, Arş-ı Rahman inler RAMAZANDA. Nefis itiraz ederken “ yeme - içme İlahi emrine, EY RABBİMİZ; zor zamanlarımızda bizi bizimle tek başına kimsesiz bırakma, katından yardımcılarını gönder.
Ey Rabbimiz, eksik etme kalplerimizden sağlık, inanç, sevgi, sabır, ibadet, merhamet ve tevekkülü.
▪️Ve onlar derler ki:
"Hidayetiyle bizi (bu nimete) kavuşturan Allah'a hamdolsun! Allah bizi doğru yola iletmeseydi kendiliğimizden doğru yolu bulacak değildik. Hakikaten Rabbimizin elçileri gerçeği getirmişler."
