Sahi, BABAMI KİM ÖLDÜRDÜ..?
Sahi, BABAMI KİM ÖLDÜRDÜ..?
Kapkara Bulutların yansıdığı, kurumuş mavi gölün çıkarttığı iniltiler, nasıl kulakların kalbini kör bıçakla delerse, güneşin ulaşamadığı sabahların çocukları, kim bilir ne kadar hüzün kokuludur.
Halbuki bir türkü dolanırcasına dillere, çiçekler dolanmalıydı yeryüzü çocuklarına.
Ağaç gölgeleri bombalanmış, beton bloklar yığılı sokakları, maviye boyasanız bile, kapkaranlık viran resimlere fırça darbeleriyle gökyüzü çizmek, birikmiş çöpten vicdanların, sabaha hiç çıkma umudu kalmamış AKŞAM SEFALARININ, yaralarına neşter vurmaya benzer.
Asırlık koca çınar gibi tek başına kalmış ahir zaman ümmetinin zemheri yemiş yüreklerine, ateşten karlar lapa lapa yağarken, bulutlarla perdelenmiş dolunayın, düşlerden yansıyan avuntusu vardı yoksul gecelerde. Can kırığı kaldırımlar yarınların sırdaşı ,kirpikleri ıslak sokak lambaları, yıllara meydan okuyan parasız yatılı hüzünler, pencerenin ardında taa uzaklar da gördüğümüz yansımanın yüreğimizle yüzleşmesinin adı " Yetim" di.. Sömürgeciliği meslek edinen okyanus ötesi baş şeytan ve Avrupalı avaneleri, tûl-i Emel'lere tutsak olmuş sergüzeşt beyinler, minarelerinden ALLAHÜEKBER seslerinin yükseldiği, bereketli topraklara göz dikmiş, yalanlar üzerine kurguladıkları savaş oyunlarıyla, sönmüş ateşgedeleri
tekrardan tutuşturmak adına, ülkeleri şovence işgal ettiler.
Dünün efsanesi Babil'in asma bahçeleri, Zigguratlar bir daha, bir daha yerle bir edilirken, mazlumlar öldü, mazlumlar sakat kaldı. Yer gök feryadı figan ağlarken, biçare insanlar yurtsuz, yuvasız babasız kaldılar.
YETİM, şefkat şimendiferini bekleyen bir garip yolcu, gözlerden akan yaşın adı, baharı bekleyen çocuk, tüm yaşananlar karşısın da gülümseyen yürek..
Onlar, şiddetli fırtına sonrası, yağmur yağacağını - gökkuşağına kavuşacaklarını umut ederek, oyuncaklarını ararken, kayıp şehirlerin delik deşik sokaklarında, kahpece bombalanmış pervazların yıkıntıları arasında kayboldular.
Emperyalist global güç, hem savaşın hem barışın hem de özgürlüğün komutanlığını yaparken, bombalanmış şehirler ağlıyordu. Yıkılmış minareler, kırık şiirler, katledilmiş şairler, gasp edilmiş yürekler, notaları tükenmiş şarkılar, solgun siyahi güllerin derlendiği bahçeler, yılanların, çıyanların raks ettiği, kara lekeli, Agoralara dönüşmüştü.
Gariptir ki tüm bunlar yaşanırken;
gevezeler sessiz, yobazlar hoşgörülü , sözde hayvanseverler suspus olmuştu ama acımasızlar / iyilik sever maskeleri takınmış yüzlerle arz-ı endam ediyorlardı yeryüzünde..
Dirseklerin yastık, gökyüzünün yorgan olduğu, bilinmezliğe uyanılan her gecenin gündüzünde ceplerinde rüyaları, gözlerinde bulutların peydahlandığı çocukların bisikletlerini çaldılar, uçurtmalarını vurdular, umutları gökyüzün de asılı kaldı. Müselles oynadıkları misketler, hınzırca oradan oraya savrulmuş, gölgelerin gücü adına savaşan süper fantastik kahramanlarca vatanları, hayatları tarumar ettirilmiş
insanlık sınavının ayıbı, Okyanusun el değmemiş yatağında ki incinin adıydı, YETİM ÇOCUKLAR.
Belki kimsesiz, belki muhtaç, belki sevgiye açlardı ama gözlerinde umut, yürekleri iman dolu yetimler biliyorlardı ki ;
katran karası bir gecede, simsiyah bir kayanın üzerinde yürüyen, kapkara bir karıncayı gören, ayak sesini duyan Alemlerin rabbi yüce ALLAH ( cc) vardı. Bu imanla buz tutmuş karanlık rüyalar aydınlansın diye umutla dualara sığınan, bombalanan her gecenin sabahına mangal gibi yürekle uyanıyor, kurşun seslerinin serenatlarını bir kalemde siliyorlar, güneş inerken secdeye ,
vaktin ve kıblenin Rabbine niyazlarını gönderiyorlardı.
Doğduklarında yumuk yumuk pespembe eller, şimdi zulmün rüzgarından mosmor olmuş, delik deşik pabuçların içinde yalınayak yürüyen güneş yürekli çocuklardı onlar.
Karşı kıyıda, katran karası yüreklerin, kendi bebelerine düzenlediği jan janlı çılgın partilerin kahkahaları patlarken gecenin koynunda, yitik yürekler istasyonunda çarpışan, iki kara trenin arasında sıkışıp kalan gelinciğin, bedenine tırmanan, cansızlığın sesinden başka bir ses yoktu insanlık istasyonun da.
BIRAKMA BENİ..!
İki yıl önce yüreklerimize, şefkati enjekte edecek bir filmle tanışmıştım. Suriyeli mülteci çocukların hayatlarından esinlenip senaryolaştırılan, Şanlıurfa da yaşayan bir grup YETİM çocuğun hikayesinin konu edildiği, rüzgarda savrulmuş fidanların, kendi hayat hikayelerinin baş rol oyunculuğunu üstlendikleri filmin adıydı BIRAKMA BENİ ..
Ülkemizin Sivil toplum kuruluşlarından, BEŞİR DERNEĞİNİN katkıları ile yönetmenliğini ve senaristliğini Cannes ödüllü Bosnalı yönetmen Aida Begiç'in Üstlendiği, hiç bir etnik filtre yapmadan, idealize edici aktarımı ile son zamanların en gerçekçi yüreksel senaryosuyla, ülkemizde ve tüm dünyada ses getiren Bırakma Beni (Never Leave Me) 2019 Akademi Ödülleri için Bosna Hersek'in Oscar Adayı olmuş, sosyal içerikli, yüreksel dokunuşlarla kayda alınan sinema filmini izlemek için can atıyordum..
Seslerin ve suretlerin çığlıkları içinde, kimsesiz çıplak kalabalığı bulmak için, bir yılı aşkın süren titiz bir araştırma sonrası ekibiyle birlikte, canla - başla çalışarak muhteşem bir filme imza atmıştı Bosnalı Aida Begiç.
Usta yönetmenin insanın özüne ulaşmak için seçtiği hikaye örgüleri, kullandığı özel mekânlar, hatta oyuncular bile öylesine gerçekti ki, hayatların şipşak kayıt altına alındığını anlıyorsunuz.
Aida Begiç, o da bir yetimdi. Bir röportajında “Ben de Saraybosna’da savaş sırasında kuşatma altında yaşadım. 20 küsur yıl önce o çocuklarla aynı kaderi paylaşıyordum” demişti.
Her nerede yaşanıyor olursa olsun, yeryüzünün yeşiliyle, gökyüzünün mavisinin insanlığa küsmesi, kara benekli kuşların, petrol karası! rengine bürünen çiçeklerin, kızıllığını çoktan yitirmiş kirli sarı bir güneşin altında, savaşın küllerinden çırpınarak kurtulan yetim çocukların yürek yangınları, YETİM’in ne demek olduğu yüreklerde hissedilemiyor, ağaçlarda asılı kalmış acılar paylaşılamıyor, tabiki doğal olarakta yetimlerle manevi bir bağ kurulamıyordu.
Evet YETİM ne demek bizlerde unutmuştuk - unutturuldu. “ Bırakma Beni ” filmini sinemada izleyince anlamıştım ki, bu dünyanın keşmekeşi içinde, bir yara bir insanlık dramıydı YETİM OLMAK.
Yüreklere materyalist felsefeyle, kör düğüm atılan ahir zaman kuşağında, poyraz yemiş, çiğ kokulu sabahlara yalın ayak uyanan, ağlamaktan şişmiş gözlere, gönül gözüyle bakınca, rotasız can kırıntıları, yüreklerimize kör bıçak gibi saplanmıştı.
İşte böylesine gerçek, böylesine acı bir dramayı sinema salonunda izlemek, kelimelerin kifayetsiz kaldığı bambaşka bir duygu. Filmi izlemeye gittiğimde gördüm ki “ BIRAKMA BENİ ” erkek adam ağlamaz diyenleri de çoktan yalancı çıkartmıştı.
▪️Filmi izledikten sonra yüreğime Peygamber efendimizin de yetim olduğu Ve HİCRET ettiği düşüncesi hasıl oldu.
1442 yıl öncesinde, Kureyşli müşriklerin, Müslümanlar üzerindeki tehdit ve baskısı artınca, Resûl-i Kibriyâ Efendimiz (sav) ve İslam diniyle şereflenen müslümanlar Medine’ye hicret eder. Şehire o zamana kadar “ YESRİB ” nahoş - hoş olmayan kınanan yer denirken, Peygamber efendimiz (Aleyhissalatu Vesselam), hicretinden önce adını değiştirerek ona, MEDİNE - Tâbe/Taybe (güzel, hoş yer) diyerek beldeyi şereflendirmiş, hastalıklar yurdu olan bu şehir, efendimizin ( sav) hicretiyle tüm insanlığa şifa yurdu olmuştu.
Evet “ O” Muhammed Mustafa’da (sav ) hicret etmişti, tıpkı Suriyeli ve tüm mülteci kardeşlerimizin zulümden uzaklaşarak, sükunete hicret ettiği gibi..
▪️”Sinemadan çıkalı birkaç saat geçmesine rağmen, hala filmin etkisinden kurtulamamış, cezbe halinde hıçkıra hıçkıra ağlamamak için kendimi zor tutuyordum. AVM ‘nin Otoparkına bıraktığım arabamı alarak eve doğru yola koyuldum. Günlerden pazar, hafta sonu olması sebebiyle yollar bom boştu, kısa sürede eve varmıştım. Anahtarımla kapıyı açıp direk odama geçtim. Alelacele üzerimi değiştirip yatağıma uzandığımda, hala filmin tesiri altında yüreğim paramparçaydı.
Kendimce filmin kritiğini yaparken, YAKAZA halinden kopup, uyku alemine geçmişim ki, gece yarısı kan - ter içinde yatağımdan fırlayarak kalktım. Dizlerimin bağı çözülmüş gibiydi. Bilinçsizce pencereye doğru yönelip camdan dışarıya baktım. Zaman mekan ortadan kalkmış, kapkaranlık gecenin içinde, nereden çıktığını anlayamadığım bir ışık, gündüzün mimarı güneşin ziyasını bile kıskandırarak, milyon yıllık yaşlı dünyanın sanki tüm karesini - kainatı kuşatmıştı. Evet zaman yırtılmış, kara delikler kapana sıkışmış, tanımlanması mümkün olmayan olağanüstü bir durum yaşıyordum.
Zulmet kalkmış, buram buram, rahmet kokuyordu tüm evren. Yastığa başımı koyup gözlerimi sıkıca kapatmak istesem de, gözlerim kendiliğinden açılı - verdi. Sanki birisi tarafından izleniyormuşum gibi tüylerim diken diken olurken, istemsizce başımı kaldırdım, birde ne göreyim, pencerenin sağındaki duvarda, koskoca bir kitap bana bakıyordu..
Aman Allahım gözlerime inanamıyorum, kitap kendisine yöneldiğimi hissetmiş, kumsallardaki çakıl taşlarının geceleri çıkarttığı hışırtıyla kapağını açı-vermişti. Kalbim güm güm atıyor, elim ayağım titriyor, bayılacak gibi, korkuyla karışık heyecan içindeydim. Boğazım düğümleniyor gibi oldu, yutkundum.
Işık hızıyla kendimi toparladığım da yazılar, resimler yavaş yavaş akıyor, sayfalar zarifçe, ardı ardına tek tek açılıyor, ben ise gözlerimi kırpmadan, soluk dahi almadan okuyor - okuyordum.
Keşke bir kalemim defterim olsada bu gördüklerimi kaydetsem diye düşünürken, ömrü hayatımda hiç görmediğim bir kalem ve defter kuş tüyü misali kucağıma düştü. Şaşkınlığımı çarçabuk üzerimden atıp, geçmişin benimle buluşmasının her karesini şimşek hızıyla deftere yazıyor muyum yoksa ben düşünürken kalem kendiliğinden kağıda belleğime kaydedilenleri aktarıyor muydu, bilemedim.
Gördüklerim karşısında allak bullak olmuş, yüreğimin üşümesinden zangır zangır titrerken, binlerce yıl öncesinin Mezopotamyasında bulmuştum kendimi.
Tarih kitaplarından öğrenmiştim, buralar, Antik Yunancada iki ırmak arasındaki bölge diye anılan, Ortadoğu’da Beyt Nahrin yani Nehirler ülkesi olarak bilinen bereketli topraklardı.
Birden kendimi Sasani imparatoru Kisranın
sarayında buluverdim. ( haşa) Tanrıça İştar’ın kölesi onlarca kahin ve müneccim, imparator Kisra’yı gördüğü rüyanın labirentinden çıkarmak için kafa kafaya verip tartışırken, derin uykuda olan Medâyin şehrinde korkunç bir ses duyuldu, ardından şiddetli bir sarsıntı oldu. DÜNYA zangır zangır TİTREMİŞ, gök delinmiş, yer yarılmış, havada uçup toprağa gömülürken insanlar, yerle bir olurken, evler sokaklar, ben dışarıda yüksek bir tepenin üzerinde kuş bakışı herşeyi görüyordum..
Önce, İmparator Kisra'nın yirmi iki burçtan oluşan sarayının on dört burcu çatırdayıp, büyük bir gürültüyle çöktü. Akabin de bin yıldan beri yanan ölümsüz ateşgedeler söndü. Semâve vadisini, gerdanlık gibi saran Diclenin kutsal suları, göz açıp kapayıncaya kadar gözü dönmüş bir piton yılanı gibi Semave şehrini yutuverdi. Tüm ülke sular altında kalırken, her şey bir anda olup bitmişti. Ardından kendimi yatağımda oturur halde bulmuştum. Komidinin üzerindeki sürahiden, bir bardak su doldurdum, öylesine susamıştım ki, suyu nefes almadan bir çırpıda içi- verdim. Yaşadıklarımı tefekkür ederken, yokuş aşağı denize inen bir sokağın, göz alabildiğine genişleyen maviye ulaşması gibi, maviye boyanmıştım. Derince nefes alıp gözlerimi kapatıyordum ki, duvardaki kitap yeniden parladı, sayfa açıldığında, şimdi Mekkede Kâbe’nin içindeydim. Sıra sıra dizilmiş putlar yüzüstü yere yıkıldı. Çıkan gürültünün ardından Kâbe’nin etrafındaki insanlar korku ve şaşkınlıkla hemen bodoslama içeri daldılar. Gördükleri manzaraya bir anlam veremediler.
Herkesin gözleri fal taşı gibi açılmıştı. Şaşkınlığı geçen bir kaç kişi Kabe’den çıkıp panik içinde oradan oraya koşturmaya başladılar.
O sırada Kâbe’nin yakınında bulunan Kureyş kabile reis-i Haşim oğullarından Abdulmuttalib’in kulağında bir ses yankılandı. “Şu anda oğlun Abdullah’ın bir çocuğu dünyaya geldi. Onun varlığı alemlere rahmettir. Çocuğun adını MUHAMMED koy..”
Peygamber efendimizin ( sav) dedesi Abdulmuttalip, Allah’ın birliğine inanan ömrünün sonuna kadar asla puta tapmamış, Hazreti İbrahim’in (as) diniyle amel edip, Kâbe’nin hizmetini yapmakta olan bir hanif’di. Yüce kitabımız Kur'ân-ı Kerîm'de haber verilen Fil Vak'ası'nda, Kâbe'yi yıkmaya gelen Ebrehe ile müzakerelerde bulunarak, Kâbe'nin sahibi olan Allah’ın mutlaka Kâbeyi koruyacağını ona hatırlatmıştı. Aldığı manevi duyum üzerine Dede Abdulmuttalib,
gözlerinden bardaktan boşanırcasına akan yaşları önemsemeden, oğlunun evine doğru hızlı adımlarla ilerlerken, Kâbe’de devrilen putları çoktan unutmuştu.
O sırada, Yahûdînin biri, hey Yahûdîler! diye çığlık çığlığa koşuyor, “Haberiniz olsun Ahmed’in yıldızı bu gece doğdu! Ahmed bu gece dünyaya geldi...” diyerek var gücüyle bağırıyordu...
Kainatı kuşatan yeni nefes, küfrü parçalayan, ezelden ebede karanlığı yırtıp, aydınlatacak olan nur kümesinin odak noktası, Hazreti İbrahim'in (as) Mekke'sinde mütevazi bir hane de, meleklerin ışığa aşık pervaneler gibi çepeçevre kuşattığı bir bebek, dünyaya
" Bismillah " demişti.
Birden bire, odam Işık huzmeleri ablukası altında kalmış, ardından sırlı kitap kapanmıştı. Gözümü odanın loş karanlığında tavana diktim. Sanki bembeyaz bir bulut geçiyordu üzerimden, gökyüzü aydınlığında.
Ateşin kendisi değil, ateşi yaratan yüceler yücesinin merhamet kıvılcımıdır anlatılması gereken.
Yüreğim rahmetle kuşanmıştı. Yorganımı üzerime iyice çekip, aydınlık yarınlara uyanmak umuduyla gözlerimi kapattım.”
▪️Asya, Avrupa ve Afrika kıtalarının kalbinde yer alan Arabistan yarımadasının batısındaki, "engel, bariyer" anlamına gelen, Hicaz bölgesinde, Mekke şehrinde milâdî 571 yılının 20 Nisan'a denk gelen 12 Rebiülevvel Pazartesi sabahında, adı Muhammed Mustafa (sav) göklerin haberlerini insanlığa iletecek şerefli bir KAPTAN-I DERYA yeryüzüne teşrif etmişti. Muhammed aleyhisselâmın doğduğu andan îtibâren şeytan, artık Kureyş kâhinlerine, gelecekte vukû bulacak hadiselerden haber veremez olmuş, biiznillah kehânetler sona ermişti.
Acunu alem denilen dünya hayatına tamah edip, ahiret hayatını unutan insanoğlu, küfür, şirk ve dalâletin içinde pervasızca yaşarken, atlarını dört nala kıyamete süren, virane gönüllerin silüeti düşmüştü buz dağlarına. Dün putların hoyratça kahkahaları çınlatırken acunu alemi, cehennem vadisi kıyısın da öylece kalakalmış, çaresiz bekleyiş içindeyken insanlık, onlara merhamet edecek olan kıyamet gününün şefaatçisi, Yüce Hakkın Resulü ( sav ) Alemlere rahmet olsun diye yaratılmıştı. Hazreti Adem (as)dan bu yana, insanlığın yüz akı, esaretleri kıran rahmet anahtarı, perdelerin birer birer kalktığı ve ilahi tecellilerin tüm azametiyle yansıdığı sema tabakalarından, taa Arş-ı Azama kadar yükselen ulvi âlemlere pencere, rahmet elçisi, seçilmiş insan, nebiler ve resuller tarafından müjdelenen,
BÜŞRA - Muhammed Mustafa ( sav ), rahmet Pınarı, Sultanûl'l -Enbiya dünyaya gelmiş, biiznillah yeryüzünü - kainatı nuruyla aydınlatmış, küfür odaklarını yerle bir etmişti. Alemlere rahmet olarak yaratılan efendiler efendisi, Muhammed Mustafa ( sav ) henüz dünyayı şereflendirmeden yetim kalmıştı.
Evet, O da bir yetimdi ve tüm yetimlerin adresi, şefkat kapısı, zemheri yemiş yüreklere, baharı nakş eden, sonsuz merhamet yüklü bir can, ulvi bir kuldu…
▪️Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve resulühü
********
Şehadet ederim ki, Allah'tan başka ilâh yoktur ve Şehadet ederim ki, Muhammed (as) Allah’ın kulu ve resûlüdür.
