DEDE KORKUT DEDİ ki;

DEDE KORKUT DEDİ ki ; 
         Kardaş Arka Demektir….
Turan olarak bilinen bir büyük ülkenin, şimdilerde Orta Asya deyip geçtiğimiz, Ata yurdumuz Türkistan’ın hikayesi uzun ve acıların kanattığı kanlı bir realitedir, hazindir. İnsanın, içi sızlar , boğulmuşluk hissi verir yürekler parçalanır. Ne yazık ki yıllarca kör ve dipsiz labirentin içinde hapsedildi bu olgu. 

Kainatın ihtişamını yansıtan büyük ülkü kızıl elma Orta Asya . Kimilerine göre uzaktır, kimilerine göre gözbebeklerinde aksi yansıyan kara sevda. Yürek yangınlarında kavrulmuş, çılgın nehrin çığlıklarına asılı kalmış tutsak ülke, Türkistan.
Bir zamanlar ister  sömürgecilik müstemlekecilik veya kolonyalizm diye betimleyin , ağızlarından hümanizm sözcüğünü düşürmeyen Avrupa voyvodaları, zulüm barbarlık yüklü gemilerle deniz aşırı ülkelere yaptıkları seyrüseferler de ambarlarında kan revan içinde kalmış kimlikler taşırlardı. Afrika'da zencileri, Amerika’da kızılderilileri Avustralya’da yerlileri tarih sayfalarından silerek uyguladıkları cebri asimilasyon, medeni ! Avrupa soylularının  gösteriş kaynağı , övünme sebebeydi. 
Eski Kenyalı siyasetçi John Kenyatta bu durumu şu sözlerle anlatır.
 “Batılılar Afrika'ya geldiklerinde, onların elinde incil bizim ise topraklarımız vardı. Bize dua etmesini öğrettiler ve bizden gözlerimizi kapatıp dua etmemizi istediler. Gözlerimizi açtığımızda ise bizim elimizde İncil onların ellerinde ise bize ait topraklar vardı.”
Sömürenlerin sömürdüklerine medeniyet götürdükleri safsatası, 
yeni kıtalara ayakbastıkları andan itibaren bir ölüm Makinesine dönüşen gasp silahıydı.
Emperyalist Rus Çarlığı'nın da izlediği politika Avrupa voyvodalarının yaptığı kıyımlardan farksızdı. Ruslar bir milleti ve yüce dinini  yok etmenin bir diğer adını avrupai meslektaşları gibi medenileştirmek koymuşlardı…

   Binlerce yıllık Türklüğün anayurdu ve öz coğrafyasını kucaklayan, Türk - İslam medeniyetinin, medenileştirilmeye çalışılması ironiden başka ne olabilirdi ki.
    Yiğit Alperenler, İman dolu yüreklerinden coşan tekbir sesleriyle, Asya bozkırlarında at koşturuyorlar, nalların değdiği her bir zerre yeşile boyanıyordu . Ama sonrasında bir zalim kavmin, bir Tepegözün hegomanyası altında kaldı özgür yürekler. Cebren prangalara vuruldular. Kadim topraklar da toz dumana karışmış, zulme uğrayan  yüreklerde yangınlar vardı.
Volga nehri, Amu derya, Siri derya; ağlarken çıkarttığı iniltiler Ural dağlarından, Hindikuş dağlarında yankılandı. İniltiler Tanrı dağlarında patlayıp, aksi seda ederken; vaveylalar yarışa girmişti Fergana vadisinde. 
Çarlık Rusya'sı votka şişelerindeki yansımaları ulviyet sanıyordu. Tepegözler, Nemrutlar, Firavun’lar binlerce yıl öncesinde  yaşayıp öldüler mi zannediyorsunuz , ölmediler. Her yüzyıl da farklı kimliklerle insanlığa tebelleş oldular. Yaktılar yıktılar. Sonrasında; Stalin, Marks, Lenin, Mao, adını almış insan şeytanları, tiranlar,  komünizm denilen hayalî safsataya inanmış sergüzeşt beyinler, arzı endam ettiler dünyaya. Büyük ideallerin heyecanların önlerine set vurup, bir bir canları infaz ederek, iman dolu yüreklere kelepçe vurmak istediler. Ezan sesleri susmuş, din adamları katledilmiş,  yiğit adamlar işkencelere maruz bırakılmış nal sesleri susturulmuş Ata yurdu kana bulanmıştı.
Türkistan'ı, uğurda dökülen kanları, çekilen acıları  bilemedik, bildirmediler. Ama zulme göz yuman tüm tiranların unuttuğu bir şey vardı, Türk Milleti İslamla şereflendirilmiş bir Ümmeti Muhammed’di. 
Kadim Türk yurdu Türkistan, ölüm döşeğinde son nefesini verdiği düşünülürken, o aydınlık yarınlara, umutlara gebeydi. Bütün yaşananlara dur diyecek bir güç gerekliydi sınırları olmayan tüm kâinatı idare eden bir güç.
Alemlerin Rabbi Allah dilediği oldu, bir batında onlarca devlet doğdu. Doğduklarında da Ulu Dede Korkut  ezanla, kametle koydu isimlerini. 
Ve dedi ki ;  “Kardaş arka demektir”.  Sonrasın da, tekbir sesleri yükselirken göklere gökyüzü çoktan belirlemişti, kıyamete imza atacak sancağı. 
Ledünni bir karar alınmış, ay ile yıldız, Dede Korkutun dediği gibi " arka olmuş, kardaş, Eren’lere yoldaş, ülküdaş olmuşlardı. Onlar Türkistan pirlerinden dua alan himmetle bütün belaları savacak olan Alperenler, mücahitlerdi.  Çölleşmiş yüreklere inen rahmet yağmurları oldular.
Alemlerin Efendisinin  (sav) dağıttığı  yıldız tozlarıyla, kararan simaları aydınlatıp yeryüzü coğrafyasının her karesine gönül erlerini serptiler....
Dalga dalga büyüdüler, dalga dalga yürüdüler...
Onların yüreklerinde ne “cennet sefası”
Nede “Cehennem korkusu” vardı.
Evet, onlar Yesi dağlarından esen rüzgâr, Piri Türkistan, Hoca Ahmet Yesevi’nin Alperenleriydi. Göklerin rahmetle kuşattığı dergâhlarda yetişen yürekler kahraman İslam fedaileriydi. Horasandan, Buhara’ya, Semerkand’a, Hive’ye, Taşkent’e Hokant’tan Anadoluya kadar uzanan nur meşaleleri.
 Onlar ateşte yanan Muhammedi güllerdi. Horasanda Hacı Bektaş Veli ve Lokman Perende hazretleri Alperenlere yoldaşlık yaparlarken, nehirler taşmış sel olmuş, göklere yükselen vaveylalar cevap bulmuştu. Âlemlerin Rabbinin merhameti Maveraünnehir den akmaya başlamıştı. Derler ki Maveraünnehir sır kapısıdır. Yine derler ki; Maveraünnehir, kâmil insanın kalbi, kâmil insan Maveraünnehir’in Hira’sıdır.  Maveraünnehir, bereketin ötesi,  aşkın kaynağı maneviyat denizdir. Bu denizde, mercanlar, yakutlar, inciler çıkmıştır.
Kâh isimleri Bahâeddin Nakşibend, Seyit Emiri Külal, Mercek Baba, Yusuf Hemedani, kâh Muhammed Baba Semmasi, Abdulhalik Gücdevani, Alaeddin Attar olmuş ve etrafa nurlar saçılmıştır.
Kolay değildir dünyanın şaşasını elinin tersiyle iti vermek. Alperenler toplumun mayası olan sevgiyi, hoşgörüyü, şefkati, adaleti, dengeyi, sorumluluğu ve akıllı olmayı insanlığa göstermek için, besmeleyle yola çıktılar. Tekbir sesleriyle Ana yurttan yeryüzüne bir atlas çarşaf gibi yayıldılar. Onlar, simsiyah gecelerde; uyku bile uykudayken, yürekleri uyanık, Rabbul Âleminin özel seçilmiş kullarıydı.
Sosyalizm belası adı verilen zelzelenin, samyeli denilen rüzgârıyla, yanmış kavrulmuş Fergana vadisin de, rengârenk çiçekler açıyorsa,   çiçekleri açıyorsa Fergana’nın, kamil insanlara vatan olmasındandır.
 Taşkent, Buhara, Semerkant veya Fergana… Adı ne olursa olsun, bilgeliğin büyük damarları, arzın yüreği olan Kâbe’den kaynar. Ve akar, akar Anadolu da deniz olur okyanus olur. Hacı Bayram Veli olur, Bediüzzaman, sonra Kurtboğan Hamza olur, oğlu Fatih Sultan Mehmet’e hoca olur, Akşemseddin diye lakap bulur. Somuncu Baba olur, yürek ateşin de pişirdiği ekmekleri dağıtır. Şahı Hazne olur, İbrahimi davetin adresini belirler. Menzil olur Gavs-ı Kasrevi olur, Seyda olur, bataklıkları gül bahçelerine çevirir. Sonra Gavs-ı Sani olur, Alem onun zamanında irşad bulur. Artık meşale tutuşmuştur. Ve kıyamete kadar ANADOLU kıyısız denizdir. Maveraünnehir, nehrin sadece ötesi ve bereketi değil, Anadolu’nun diğer adı ve yakasıdır....
   Gül Ateş